İMAN NEDİR?

25 05 2008

İMAN NEDİR?

Önce kelime üzerinde duralım. Arapça mütehassısları; iman kelimesinin “emn” veya “eman” kökünden türemiş bir mastar olduğu hususunda müttefiktirler.(25) Lugat manası: Doğrulamak, tasdik etmek veya bir kimseye yahud da bir şeye inanıp güvenmek demektir.(26) İmanın türkçe karşılığı olan “inanmak” kelimesinde de aynı mahiyeti sezmek mümkündür. İslâmi ıstılâhta iman; Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümleri kalben tasdik etmektir. Yani Resûl-i Ekrem (sav)’in; Allahû Teâla (cc)’nın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin hepsini kat’i olarak tasdik etmek ve bunu ikrar etmektir.

İMAN’IN RÜKÜNLERİ

İman yalnız kalben tasdik midir, yoksa ikrarla beraber kalbî tasdik midir? suali çerçevesinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn-i Abidin “Hanefilerin ekserisine göre; tasdikle beraber ikrardır. Muhakkıklara göre yalnız tasdiktir. İkrar ise dünya ahkamının icrası için şarttır. İkrarı imanın rüknü kabul etmeyenler şunun üzerinde ittifak etmişlerdir. Kalbiyle tasdik eden kimseden her ne zaman diliyle ikrar etmesi istenirse, ikrar etmesinin lazım olduğuna inanmalıdır”(27) hükmünü zikreder. İmam-ı Azam’a (rha) göre; gerçek iman kalbî tasdikten ibarettir. (yirmi sekiz) Zira dil ile ikrar ettikleri halde, kalben tasdik etmeyen münafıklar, kafir hükmündedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki kendileri iman etmiş olmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildir.”(29) Yine “Ey Peygamber, kalbleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerle, yahudilerden o küfür içinde (alabildiğine) koşuşanlar seni mahzun etmesin”(30) buyurulmuştur. Dikkat edilirse, bu Ayet-i Kerimelerde; dilleriyle inandıklarını iddia eden, fakat kalbî tasdik bulunmayan kimselerin hali izah edilmiştir.(31)

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “İnsanlar “Allah (cc)’dan başka ilah yoktur” deyinceye kadar (onlarla) cihada memur oldum. Şimdi her kim “Allah (cc)’dan başka ilah yoktur” derse canını ve malını benden korumuş olur. Ancak hakkı ile olursa (yani kalben de tasdik ederse) ne ala!… Aksi durumda (Sadece dille söyler, kalben inanmazsa) hesabı Allahû Teâla (cc)’ya kalmıştır”(32) buyurduğu bilinmektedir. İmam-ı Muhammed (rha) bu Hadis-i Şerifi zikrettikten sonra: “Netice olarak bir kimse malum olan şirk itikadının hilafı olan tevhidi ikrar ettiği zaman İslâm’a girişine hükmolunur. Çünkü gerçek itikadını (Kalbi durumunu) tesbit etme imkanımız yoktur. Neyi ikrar ettiğini duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz”(33) demektedir. Sonuç olarak; imanın asli rüknü kalbi tasdiktir. İslâmî bütün hükümleri kalben tasdik eden kimse mü’mindir. Dünya ahkâmının icrası açısından zaruri olan rüknü ise; dil ile ikrar etmektir. Eğer bir kimse kalben tasdik eder; bu tasdiki dili ile ikrar etmezse, hali insanlarca meçhul kalır. Tabii dil ile ikrar için herhangi bir ehliyet arızası (Dilsiz olma veya ikrah-ı Mülci gibi) bulunmamalıdır.





IMAN

25 05 2008

İslâm dininin temel esaslarindan birisi imandir. Bütün Peygamberler, önce iman esaslarini duyurmuslardir. Çünkü iman olmadan yapilan hiç bir ibadetin Allah katinda bir degeri yoktur. insan önce inanacak, sonra inancinin geregi olan ibadet görevini yapacaktir. Bunun için de imani ve imanin sartlarini bilmesi lazimdir.

imanin biri genel, digeri özel olmak üzere iki anlami vardir. imanin genel yani sözlük anlami, inanmak ve tasdik etmektir. ”iman” kelimesinin bu manâda oldugu ayetler vardir. Bu ayetlerden birisi, Yusuf sûresindeki 17′nci ayet-i kerîme’dir. Yusuf aleyhi’s-selam’in kardesleri, babalari Yakup aleyhi’s-selam’a gelerek:

”Ey babamiz! Biz yaris yapiyorduk, Yusufu esyamizin yanina birakmistik; bir kurt onu yedi. Her ne kadar dogru söylüyorsak da sen bize iman etmezsin (yani inanmazsin) dediler .(12)

iste bu âyet-i kerime’de “iman” bu genel anlamindadir.

imanin dindeki özel anlami ise; Peygamberimizin Allah tarafindan getirdigi kesin olarak bilinen her seyde onun dogruluguna inanmak ve onu tasdik etmektir.

”Peygamber ve mü’minler ona Rabbinden indirilene inandi.” (1}) âyet-i kerimesindeki iman bu manâdadir.iman deyince bu anlasilmalidir.

Bu iman ne ile gerçeklesir? süphesiz inanma kalbin isidir. Dil ise kalbde var olan imani ifade eder.

Peygamberimizin Allah tarafindan getirdigi seylere içten inanan ve bunu ikrar eden kimse mümindir. içten inandigi halde bunu ikrar etmeyen, dili ile ifade etmeyen kimse her ne kadar Allah katinda mümin ise de, bu imani insanlar tarafindan bilinmiyecegi için ona islami hükümler uygulanmaz. Ayrica inandigini ikrar etmedigi için de günahkârdir. Bunun içindir ki, kitaplarda iman tarif edilirken, ”Kalb ile tasdik ve dil ile ikrardir” denmistir. Yoksa içten inandigi halde herhangi bir sebeple bunu ifade etmeyen kimse Allah katinda mümindir.

(12)Yusuf, 12/17 (13) el-Bakara, 2/285

iman ve Amel

Amel ile îman arasinda çok siki bir iliski vardir. Hiç süphe yok ki, amel ve ibadetler, îmanin göstergesidir. Sadece inandim demek yeterli degildir. Kalbdeki îman isiginin sönmemesi için ibadet lazimdir. Allah’in emirlerini yerine getirip yasaklarindan sakinmak, olgun îman için gereklidir. O halde olgun mümin, kalbi ile tasdik edip dili ile ikrar eden ve organlari ile de amel eden kimsedir. Bunun, olgun mümin oldugunda aykiri görüsü olan kimse yoktur. Esasen bir mümin de böyle olmali, inancinin geregi olan amel ve ibadetleri yerine getirmelidir.

Ancak kalbi ile tasdik ettigi ve dili ile de ikrarda bulundugu halde, bu inancinin geregi olan amel ve ibadetlerini yapmaz yani namaz kilmaz, oruç tutmaz, malinin zekatini vermez ve Allah’in yasakladigi -haram kaldigi- seylerden sakinmazsa durumu ne olur? Böyle bir kimse imanini yitirmis ve dinden çikmis olur mu?

lnandigi halde Allah’in emirlerine uymayan ve yasaklarindan sakinmayan kimse mümindir, ama günahkar mümindir. Çünkü, amel yoklugu veya noksanligi imanin aslini olumsuz sekilde etkilemez. Zira iman ve amel ayni sey degil, ayri ayri seylerdir. Baska bir ifade ile amel imandan cüz (parça) degildir ki, bu cüz’ün (yani amelin) olmamasi tüm’ün (yani imanin) olmamasini gerektirsin. Bunun örnegi su ile oksijendir. Bunlardan biri olmazsa su olmaz. imanda da aslî unsur kalb ile tasdiktir. Bu olmazsa iman gerçeklesmez.

insan vücuduna gelince; bunda el, ayak, göz, kulak gibi bir takim organlar vardir. Bunlardan her hangi birisi olmazsa vücut vardir takat kemmel degildir. Amel ve ibadetler de böyledir. Bunlardan bazilarinin yoklugu imanin yoklugunu gerektirmez. Ancak böyle bir kimse olgun mümin olmaz.

O halde amel, imanin aslinin degil kemalinin parçasidir. Esasen istenen de süphe yok ki kamil imandir.

Bazi ayet-i kerime ve hadis-i seriflerde ameller imanin cüzü gibi gösterilmistir. Mesela.

”Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezasi, içinde ebediyyen kalacagi cehennemdir’.'(14)

”Zina eden kisi zina ettigi sira mümin oldugu halde zina etmez. Hirsizlik yapan kisi hirsizlik ettigi sira mümin oldugu halde hirsizlik etmez, içki içen kisi içki içtigi sira mümin oldugu halde içki içmez.” (15) Bunun için de Hariciler ve Mutezile bu ayet-i kerime ve hadis-i serifleri delil göstererek, amelleri, imanin asil cüzleri saymis ve iman ettigi halde imaninin geregi olan davranislarda bulunmayan, mesela namaz kilmayan, büyük günah isleyen kimse mümin degildir, demislerdir. Buna ne diyecegiz?

(14)en-Nisâ. 4/9

(15) Buhari, Esribe, 1

Evet, amelleri imanin asil unsurlari gösteren bu ve daha baska ayet-i kerime ve hadis-i serifler vardir. Bununla beraber günah isleyen kimseye mümin denilebilecegini ve inkar olmadikça imanin ortadan kalkmayacagini gösteren ayet ve hadisler de pek çoktur. su iki örnek bunlardandir

”Ey müminler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki, Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi içlerinden irmaklar akan cennetlere sokar.” (16)

Bu ayette Allah Teala günah islemis olanlara ”mümin” diye hitap etmektedir.

Eger büyük günah isleyen kimse imanini yitirmis olsaydi Allah Teala bu kimseye ”mümin” diye hitab etmezdi.

(16) et- Tahrim, 66/ 8

Ebu Zer (r.a.) söyle demistir:

”Peygamberimiz’e geldim. Üzerinde beyaz bir elbise oldugu halde uyuyordu. Döndüm, Sonra yine geldim, uyanmisti söyle buyurdu:

”Lailahe illellah” diyen ve bu inanç üzerine ölen hiç bir kimse yoktur ki, cennet’e girmesin”

Ben:

-Zina etse de hirsizlik etse de mi? dedim. O:

-Evet, zina etse de hirsizlik etse de girer, buyürdu. Ben tekrar:

-Zina etse de hirsizlik etse de mi? dedim. Peygamberimiz:

-Evet, zina etse de hirsizlik etse de yine girer, buyurdu: Ben üçüncü defa:

-Ey Allah’in Rasûlü, zina etse de hirsizlik etse de mi? dedim. Peygamberimiz:

-Evet, Ebû Zerr’ in burnu topraga sürülse ve böylece zelil ve hakir olsa da yine girer, buyurdu. (17)

Bu âyet ve hadisler ve daha pek çoklari günah isleyen kimsenin imandan çikmadigini, ancak günahkâr oldugunu göstermektedir.

Bu itibarla Mutezile ve Haricilerin görüslerine delil gösterdikleri ayet ve hadislerin zahir manaiari terkedilmis ve ”olgun mümin degillerdir” diye yorumlanmistir. Bunun için de Peygamberimizden günümüze kadar bu böyle anlasilmistir.

Sonuç Olarak: lman konusunda itibar edilecek organ kalbdir. Bir kimse Allah Teala’yi ve Peygamberimizin O’ndan getirdigini ve haber verdigini kalbi ile tasdik eder, yürekten inanirsa mümin olur. Kalbi ile tasdik ettigini dili ile ikrar etmesi sart degil ise de, insanlar tarafindan mümin oldugunun bilinmesi ve kendisine (cenaze namazini kilmak ve müslüman mezarligina defnetniek gibi) islamî hükümlerin uygulanmasi için gereklidir. iman kalb ile tasdik ve dil ile ikrardir meshur sözü bunun için söylenmistir. Yoksa kalbinde tasdik bulunan kimse Allah katinda mümindir. Bu kimse herhangi bir se-beple ibadet görevini yapmaz, büyük günah islerse imansiz olmaz, sadece günahkar olur.

Ameller, imanin aslinin cüzleri olmamakla beraber, iman ile amel arasinda çok siki bir bag vardir. Allah Teala’nin hosnud olacagi kimse, olgun imana sahip olan kimsedir. Olgun iman ise kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla amel etmekle gerçeklesir.

iman ve Ahlak

Iman ile ahlakî görevler arasinda büyük bir münasebet vardir. Ahlaki görevler de ibadetler gibi imani olugunlastirir. islamin gayesi, insanlari güzel ahlak sahibi yaparak olgunlastirmaktir. Peygamberimizin:

”Ben, güzel ahlâki tamamlamak için gönderildim.” (onsekiz) sözü bunu ifade etmektedir.

(17) Buhari, Libas, 24; Müslim, iman, 40

(onsekiz)Muvatta’, Hüsnü’i-Hulk, 1

Bu konuda pek çok hadis-i serif var. Bunlardan bir kaçinin meâlini örnek olarak verelim.

Peygamberimiz buyuruyor:

“iman yetmis küsur subedir. Bunlarin en üstünü “lâilâhe illellah” demek, en asagisi ise yoldan (gelip geçenlere) eziyet verecek seyleri gidermektir.” (19)

“Mü’minlerin iman yönünden en olgunu ahlâki en güzel olanidir.” (20)

Peygamberimiz:

-Vallahi iman etmis olmaz, vallahi îman etmis olmaz, vallahi iman etmis olmaz, buyurdu. Dinleyenler:

-Ey Allah’in Rasûlü, kimdir bu iman etmis olmayan? diye sordular. Peygamberimiz:

-Komsusu, haksizligindan ve kötülügünden emin olmayan kimse, buyurdu. (21)

Peygamberimizin: ”iman etmis olmaz” sözü ”Kamil maiiada iman etmis olmaz” demektir. Çünkü amel, imanda dahil olmadigi gibi ahlak da îmanda dahil degildir. Bununla beraber gerek iman ile amel arasinda ve gerekse îman ile ahlâk arasindaki münasebet o kadar kuvvetlidir ki, sanki bunlarin birbirinden ayri düsünülmeyecegini göstermektedir.

(19)Müslim, iman, 12

(20)Tirmizi, iman, 6; Ebu Davut, Sünnet, 14

(21) Buhari, Edep, 29

Olgun manadaki îman için böyle oldugunda süphe yoktur.

icmalî ve Tafsili iman

iman, biri icmalî, digeri tafsilî olmak üzere iki kisimdir.

icmalî iman: iman edilmesi gerekli olan seylere kisaca ve toptan inanmaktir. Allah’tan baska ilah yoktur, Hz. Muhammed Allah’in kulu ve elçisidir, deyip buna içten inanan kimse kisaca ve toptan iman etmis demektir.

Tafsili iman: Peygamberimizin Allah tarafindan getirdigi seylerin herbirine ayri ayri iman etmektir. Allah’a, meleklerine, kitaplarina, peygamberlerine, ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, cennet ve cehennem’e, kaza ve kadere, namazin, orucun, zekatin ve haccin farz olduguna ayri ayri inanmak, bu bölüme girer.

imanin Sahih ve Makbul Olmasinin sartlari

imanin sahih ve makbul olmasi için üç sart vardir.

1. iman ümitsizlik halinde olmamalidir. Yani insanin, yasama ümidini kaybettikten ve ölümle burun buruna geldikten sonra iman etmesinin bir faydasi olmaz. Bunun için iman, bu noktaya kadar geciktirilmemelidir.

2 .inanmis olan bir kimse dinin kesin olan hükümlerinden herhangi birini inkar edici söz ve davranislarda bulunmamalidir. Mesela dinî hükümlerden oldugu kesin olan namaz, oruç, hac ve zekat gibi bir hükmü inkar eden, dinde böyle bir ibadet yoktur diyen kimse -Allah korusun- imanini kaybetmis olur. Çünkü, dinin hükümleri bir bütündür, bunlardan birini inkar etmek hepsini inkar etmek demektir.

3. Allah’a ve O’ndan gelen her seye inanmis olan kimse, dinî hükümlerin hepsinin güzel oldugunu kabul etmeli ve bunlarin arasinda bir ayirim yapmamalidir. Dinî hükümlerden herhangi birini begenmemek veya alay etmek imanin yok olmasina sebebtir.

iman Artmaz ve Eksilmez

Yukarda imanin kalb ile tasdikten ibaret oldugunu söylemistik. Allah’a ve Peygamberimizin Allah’tan getirdigi her seye içten inanan kimse mümindir. Bunda artma ve eksilme, çogalma ve azalma olmaz. Ahmed’in imani çoktur da Hasan’in imani azdir, denemez. Bir insan ya inanir veya inanmaz.

inanilan sey itibari ile de iman, artmaz ve eksilmez. Çünkü iman edilecek sey, peygamberimizin getirdiklerinin tamamidir. Bunlardan bir kismina inanip bir kismina inanmamak, iman degildir. Peygamberimiz imani tarif ederken; Allah’a, meleklerine, kitaplarina peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kaza ve kadere inanimaktir, buyurmustur. Buna göre bir kimse bunlardan bazisina inanmayacak olursa, digerlerine inanmis olsa bile iman etmis olmaz.

Hiç süphe yok ki ibadetler ve iyi ameller, sahibini olgun mümin yapar, bunlar imana kuvvet kazandirir. Bunlarin noksanligi ise iman için bir zayiflik sayilir. iyi amellerle imanin arttigini ifade eden ayet-i kerime ve hadis-i serifler böyle yorumlanmistir. Yani amel ve

ibadetler imani kuvvetlendirir ve olgunlastirir. ibadet eksikligi ise imanin zayiflamasina sebep olur. Her ne kadar bir müslüman imani ile Peygamberimiziri imani, inanmis olmak itibariyle ayni ise de, kuvvet ve saglamlik itibariyle ayni degildir.

iman ve islâm

islâm, sözlükte boyun egme, itaat etme anlamlarina gelir.

Dindeki anlami ise, Allah’a boyun egip itaat etmektir. Bu da ancak peygamberimizin Allah tarafindan getirdiklerini benimsemekle gerçeklesir. Bu anlamda olan islam ile iman arasinda bir fark yoktur. Mümin olan ayni zamanda Müslim’dir; Müslim olan da ayni zamanda mümindir.

“is1am” sözü bazan da içten benimsemeden sadece dilden teslimiyet anlami da tasir. ”Bedeviler ‘inandik dediler.’ deki, ’siz iman etmediniz, ama ‘islâm olduk’ deyin. Henüz iman kalblerinize yerlesmedi…” (22) ayet-i kerimesi bu manayi ifade

etmektedir. Yoksa gerçekte iman ile islam arasinda bir fark yoktur.

(22) el-Hucurat, 49/14

iman ve Küfür

Küfür, sözlükte örtmek demektir. Görünen seyleri karanligiyle örttügü için geceye “Kâfir” denmistir. Çiftçiye de tohumu topraga ekdigi için ayni ad verilmistir. itikad yönünden küfür ise, Allah’in varlik ve birligi gibi imanin esaslarina inanmamaktir.

Bir de ameli küfür vardir ki, nimete karsi nankörlük demektir.

Kur’an-i Kerim’de ”Küfür” kelimesi her iki anlamda da kullanilmistir.

Biz burada akîde yönünden küfür üzerinde duracagiz ki, bu imansizlik demektir. Bunun hükmü ise dünyada müslüman muamelesine tabi olmamak, ahirette ise ebedî olarak cehennemde kalmaktir. Nitekim Kur’an-i Kerim’de.

“Ayetlerimizi inkâr etmis ve kâfîr olarak ölmüslere gelince; iste Allah’in, meleklerin ve tüm insanlarin lâneti onlarin üzerinedir .Onlar ebediyyen lânet içinde kalirlar. Artik ne kendilerinden azab harifletilir , ne de onlarin yüzlerine baki1ir.” (23)

lste küfür, (inançsizlik) insan için büyük bir felakettir. Öldükten sonra dirilecegine ve dünyada yaptiklarinin hesabini Allah’a verecegine; görevini yapmissa cennetle ödüllendirilecegine, inkar edenlerin cehennem’de azab edileceklerine inanmayan kimse, dayanak noktasini kaybetmis bosluga düsmüstür. Hayati sadece dünya hayatindan ibaret sayan, öldükten sonra ise yok olup gidecegine inanan kimse huzursuzdur, rahatsizdir. Bunun için küfür, insan için büyük bir felakettir.





sorularla İman nedir ?

25 05 2008

İman nedir
Sual: İman nedir?
CEVAP
İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.

Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba’sü ba’del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]

İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. Tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba [görmedikleri halde Resulümün bildirdiği her şeye] iman ederler) buyuruyor. (Bekara 3) Resulü de, (Dini [hükümleri, dinde bildirilenleri] aklı ile ölçenden daha zararlısı yoktur) buyurdu. (Taberani)

Nazara yani göz değmesine inanmayan bir kimse, (Bugün fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine artık inanıyorum) dese bunun kıymeti olmaz. Çünkü bu insan dine değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Peygambere inanıyor. Yani fen kabul ettiği için, şuaların etkisini gözü ile gördüğü için inanıyor ki bu iman olmaz. Dinde bildirilen her şeyi, fen ispat edemese de, fayda veya zararını gözü ile görmese de, yine inanmak lazımdır. Hakiki iman gayba inanmaktır yani görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Gördüğünü itiraf etmek olur. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmayı gerektirmektedir. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz.

Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri açıklayarak imanı şöyle tarif etti:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]

(Onlar gayba [Allah'a, meleklere, kıyamete, cennete, cehenneme görmedikleri halde] inanırlar.) [Bekara 3]

(Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete iman ederler.) [Bekara 4]

Bu üç âyette, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve gayba inanmak bildiriliyor.

(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]

(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145]

(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2]

Bu üç âyet, takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte, kadere iman etmeyi göstermektedir.

(Kendilerine bir iyilik dokununca, “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senin yüzünden” derler. “Küllün min indillah” [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
Bu âyet, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir.

(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Bu âyet de, Resulullahın peygamber olduğunu bildirmektedir.

Amentü’nün manası
Amentü’yü bildiren hadis-i şerif şu mealdedir:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]
Allah’a inanmak:
Allahü teâlânın varlığına, birliğine, Ondan başka ilah olmadığına, her şeyi yoktan yarattığına, Ondan başka yaratıcı olmadığına kalben inanmak, kabul etmek demektir. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği son Peygamberi Muhammed aleyhisselam vasıtasıyla bildirdiği dinin hepsini kabul etmek, beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]

Meleklere inanmak:
Melekler nurani cisimlerdir. Hiçbirinde erkeklik dişilik yoktur. Hepsinin günahsız, emin olduğunu kabul etmek, tasdik etmek, yaptıkları işleri beğenmek şarttır. Bir âyet-i kerime meali:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]

Kitaplara inanmak:
Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an ve diğer kitapların Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine, hepsinin hak olduğuna, ancak son kitap Kur’an-ı kerimle diğerlerinin [Hiç birisi değişmemiş bile olsa] Allahü teâlâ tarafından nesh edildiğine yani yürürlükten kaldırıldığına iman etmek, böyle olduğunu kabul etmek demektir. Ayrıca, Kur’an-ı kerimden önceki kitapların insanlar tarafından değiştirildiğini, Allah kelamı olmaktan çıktıklarını bilmek, bunu kabul ve tasdik etmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar, sana indirilene [Kur’an-ı kerime], senden önceki indirilen kitaplara iman ederler.) [Bekara 4]

Peygamberlere inanmak:
Peygamberlerin hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş olup, sadık, doğru sözlü, günahtan masum olduklarını kabul ile tasdik etmek demektir. Onlardan birini bile kabul etmeyen, beğenmeyen kimse, kâfir olur. Peygamberlerin ilkinin Âdem aleyhisselam ve sonuncusunun, Muhammed aleyhisselam olduğuna iman etmek, kabul ve tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizin bildirdiği dini hükümlerin hepsini, en güzel şekilde ve eksiksiz tebliğ ettiğine inanmak, bu emir ve yasakların hepsini kabul edip, hepsini beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bütün Peygamberlere iman edip, hiçbirini diğerinden ayırmayanlar Allah’ın mükafatına kavuşacaktır.) [Nisa 152]

Kaza ve kadere inanmak:
Allahü teâlânın insanlara cüzi irade verdiğini, insanların bu cüzi iradeye göre tercih ettikleri ve yaptıkları her şeyi Allahü teâlânın yarattığına iman etmek demektir. Hayır ve şer, her şeyi kulların talep ettiklerini, Allah’ın da bunu dilediği takdirde yarattığını bilmek, bunu kabul ile tasdik etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.) [Ahzab 38]

Ahirete inanmak:
İnsanların kıyamet kopunca, dirileceklerine, hesap ve mizandan sonra, Müslümanların Cennete, kâfirlerin Cehenneme gideceklerine ve orada ebedi kalacaklarına iman etmek, bunu kabul etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar [Müslümanlar], ahiret gününe iman ederler.) [Bekara 4]

Kelime-i şehadete inanmak şöyle olmalı:
Ben şehadet ederim ki, yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu, resulü ve son Peygamberidir. İki âyet-i kerime meali:
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]

(Allah’a ve resulüne inananlara, rableri katında nurları ve ecirleri vardır.) [Hadid 19]

İnanmak ne demek?
Sual: Müslüman olmak için Amentü’deki altı esasa inanmak şarttır, ama inanmak ne demektir?
CEVAP
İnanmak, görmüş gibi, kabul etmek, tasdik etmek, beğenmek demektir. Bir insanın Müslüman olabilmesi için, iman sahibi olması, yani dinimizin emir ve yasaklarına inanması şarttır. Yalnız inanması da kâfi değildir; bu emirleri beğenmesi ve sevmesi de şarttır. Bu da bir bilgi işidir. Yapıp yapmamak ayrı, bunları kabul etmek, beğenmek ve sevmek ayrı şeydir. Yapıp yapmamak günah ve sevapla ilgili, kabul etmek ve beğenmek imanla ilgilidir. İmanın altı esası bir bütün olup, çok önemlidir. Ufak bir şüphe götürmez. İnandığı halde, birini bile beğenmemek kâfirliktir.

İmanın tarifi nedir?
İmanı şöyle tarif ediyorsunuz:
“İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur, resulü tasdik etmiş olmaz. Veya, resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. İman, Amentü’deki 6 esasa kesin olarak inanmaktır. Çünkü iyiler övülürken, (Onlar gayba inanır) buyuruluyor.”
Bu tarif, Kur’ana zıttır, Bekara suresinin 62. âyetine aykırıdır. İman sadece Allah’a ve ahirete olması gerekir. Bu tarifin Muhammedi tavırla hiç bir alakası yoktur.
CEVAP
(Muhammedi) ifadesi uygun değildir. Bu, Peygamber efendimizin Allah’ın Resulü olduğuna inanmayan, Kur’anın Allah’ın kelamı değil, Muhammed aleyhisselamın sözü olduğunu savunan müsteşriklerin ve misyonerlerin ifadesidir. İman edilmesi gereken hususlar sadece Bekara 62 de mi bildiriliyor? Diğer âyetleri niye gizliyorsunuz? Güneş balçıkla sıvanmaz. İman sadece Allah’a ve ahirete değil, Amentü’deki altı esasa inanmaktır. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmaktır. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz.

Peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünü olan Hazret-i Ebu Bekir bu üstünlüğe kavuşup nasıl Sıddık lakabını aldı biliyor musunuz? (Allah ne diyorsa doğrudur, Allah’ın resulü ne diyorsa doğrudur) demesi yüzünden bu dereceye yükselmiştir. Kâfirler, (Muhammed, Ebu Bekir’e galiba sihir yapmış, çünkü görmeden inanıyor, bir anda onun Miraca gidip geldiğini tasdik ediyor) diye hayrette kaldılar.

Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri açıklayarak imanı şöyle tarif etti:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]

(Onlar gayba [Allah'a, meleklere, kıyamete, cennete, cehenneme görmedikleri halde] inanırlar.) [Bekara 3]

(Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete iman ederler.) [Bekara 4]

Bu üç âyette, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve gayba inanmak bildiriliyor.

(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]

(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145]

(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2]

Bu üç âyet, takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte, kadere iman etmeyi göstermektedir.

(Kendilerine bir iyilik dokununca, “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senin yüzünden” derler. “Küllün min indillah” [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
Bu âyet, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir.

(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Bu âyet de, Resulullahın Peygamber olduğunu bildirmektedir.

İman herkese lazım
Sual: İman etmek akıl icabı değil midir?
CEVAP
İmanı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise, çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak ve beğenmek) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır.

Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum derse, buna, (İnanmamak için elinde senedin, vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana engel oluyor?) denirse ne cevap verecektir? Elbette hiçbir vesika gösteremiyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir. Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır.

İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, zevkli tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lazım değildir. Yalnız kalb ile, ihlas ile, samimi olarak inanmak yeterlidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki, (Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimal vermesi, zannetmesi akıl icabıdır). Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve kesin çaresi olan iman nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?

İmandan mahrum olan
Sual: (İman edenin, neyi yok; imandan mahrum olanın neyi var ki?) sözü, ne demektir?
CEVAP
Hüküm, neticeye göre verilir. Ebedi kâr ve zarara bakılır. Ebedi nimetlere kavuşmanın veya ebedi azaplara düşmenin sebebi, insanda bir hazinenin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Bu hazine imandır, Müslüman olmaktır. Bu hazineye malik olanın her şeyi var demektir. Bu hazineden mahrum kalanın da, hiçbir şeyi yok demektir. Mesela dünyanın en fakir insanı salih bir Müslüman olsun. Bu çok fakir Müslümana, (Dünyanın bütün servetini, her şeyin tapusunu sana vereceğiz, dünyanın lideri de, sen olacaksın, ama; imanını bırak) deseler. O, çok fakir Müslüman, bunu asla kabul etmez. Demek ki, iman sahibi, dünyadaki bütün servetin satın alamayacağı bir hazineye ve erişilemeyecek bir makama sahiptir.

Netice olarak, Allahü teâlâya iman eden kimse, o haliyle de ölürse, ebedi Cennetliktir. Başka hiç bir şeyi olmasa da, ne önemi var? İmandan mahrum olanın akıbeti ise, ebedi Cehennemdir. Bütün dünya onun olsa da, neye faydası olur? Onun için bir iş yaparken, bu işten Allahü teâlâ razı mı, değil mi ona bakmak gerekir. O, razı ise başka hiç kimse razı olmasa da, önemi yoktur. O razı değilse, herkes razı olsa da, beğense de, hiç kıymeti olmaz. O halde her işte ölçümüz, Allahü teâlânın rızası olmalıdır.

Dil ile ikrar
Sual: Bir ingiliz arkadaşım var. Müslüman olmuş, namaz kılıyormuş ama, hiç kimseye söylememiş. İngilizler Müslüman olduğunu duyarsa, iyi gözle bakmayacaklarını söylüyor. Kitaplarda okumuş, kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek gerekiyor, şimdi ben kaç kişinin yanında Müslümanlığımı ikrar etmem gerekir diyor. İkrar etmeden veya edemeden ölsem Müslüman sayılmaz mıyım diyor.
CEVAP
Evet iman etmek için kalb ile tasdik dil ile de ikrar gerekir. Ancak, onun dil ile başkalarına ikrar etmesi gerekmez. İslam ülkesinde ikrar etmesi gerekir ki, Müslüman olarak bilinsin ve Müslümanlara yapılan muamele ona yapılsın ve Müslüman mezarlığına defnedilsin.

İnanmak ve beğenmek
Sual: Cennete, Cehenneme ve Allah’a inanan herkes mümindir ve Cennete gider deniyor. Böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Çok yanlış bu! Şeytan da Allah’a inanıyor, o da Cennete Cehenneme inanıyor. Hatta imanın diğer şartlarına da inanıyor. Meleklere inanıyor, Peygamberlere inanıyor, gönderilen kitaplara inanıyor. Öldükten sonra dirilmeye inanıyor. Hesaba, kitaba inanıyor yani bunları biliyor. Demek ki Amentü’ye sadece inanmakla, bunları bilmekle iman olmuyor. Amentü’de bildirilen altı esasa inanmakla birlikte, Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve hepsini beğenmek de şarttır. Birini bile beğenmeyen müslüman olamaz. Bir de, Hubb-i fillah, buğd-i fillah var. Yani Allah dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek gerekir. Tersi, yani Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da dost bilen kimse mümin olamaz.

Demek ki Amentü’ye şeytan da inanıyor, hepsini teker teker biliyor. Ancak şeytan, inandığı, teker teker bildiği bu şeyleri kabul etmiyor, beğenmiyor ve Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da dost biliyor. Şeytan gibi bilen ve inanan kimse mümin olmaz.

En faziletli iman
Sual: En faziletli iman nedir?
CEVAP
İmanın altı şartına inanıp, hubb-i fillah ve buğd-i fillaha sahip olduktan sonra, hep Allahü teâlâyı hatırlamak, her işini dine uygun olarak, Allah için yapmaktır. Bir hadis-i şerif meali:
(En faziletli iman, nerede olursan ol, Allahü teâlânın seninle beraber olduğunu bilmendir.) [Taberani]





AHLAK NEDİR?

25 05 2008

İnsanın iyi ve kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikli huylara ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlara Ahlak denilmektedir.

İslam dini her iki cihanda insanı mutlu kılmayı hedeflemiştir. Bunu da Ahlak ve fazilet temeline oturtmuştur. İslam dininin amacı, ahlaklı insan ve bu insanlardan oluşan ahlaklı toplumlar meydana getirmektir. İslam’ın bu bütün emirleri bu amaca yöneliktir. Hem ibadetler, hem de diğer davranışlar bu hedefe hizmet ettiği oranda değer kazanmakta, aksi takdirde ALLAH katında hiçbir önem arz etmemektedir.

İslam ahlakının asıl kaynağı KUR’AN ve onun açıklayıcısı olan sahih sünnettir. Bu iki kaynak, dinin ve dünyevi hayatın genel çerçevesini çizerek ahlak anlayışının temelini oluşturmuştur. Hz.Aişe, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, Hz. Peygamber’in ahlakının ”KUR’AN AHLAKI” olduğunu belirtmiştir. İslam dininde yapılması emredilen ibadetlerin gayesi insanı ahlaki olgunluğa eriştirmektir. İmanın olgunluğu ahlakın güzelliği ile ilgilidir. İbadetler bizleri her türlü çirkin işlerden korur. Ahlaki bakımdan geliştirerek şefkat, merhamet duygularını yerleştirir. Cimrilikten kurtarır, başkalarına karşı yardımseverlik duygularıyla süsleyerek topluma karşı faydalı bir insan haline getirir.

İnsan dünyaya temiz olarak gelir. Eğer anne ve babası tarafından iyi terbiye edilir, güzel huylarla süslenirse iyi ahlaklı olarak yetişir. Her konuda olduğu gibi ahlaki konularda da örnek alacağımız ve güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen Hz.Peygambere KUR’AN-I KERİM’de şöyle buyurulmaktadır: ”Ve elbette sen yüce bir ahlak üzerindesin”(Kalem,4)

KUR’AN-I KERİM, aynı zamanda insanları uymaları gereken kuralları en güzel ve açık bir şekilde ortaya koyan, insanı ebedi kurtuluşa götürecek evrensel prensipleri içeren bir ahlaki kurallar manzumesidir.





Takva nedir, müttaki kime denir?

25 05 2008

Takva , korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Muttaki, takva üzere yaşayan mü’min demek olur.

Takvada ilk akla gelen, haramları terktir. Bunu, mekruhlardan sakınma takip eder. Mekruh, çirkin bulunan, hoş karşılanmayan fiil, söz ve hâllere denir. Bunların terk edilmeleri de takvadandır. Daha sonra şüpheliler karşımıza çıkar. Bunların da mekruhlar gibi haramla bir başka komşulukları vardır. Hakkında kesin bir hüküm olmayan işlerde, takvaya uygun olanı, haram olma ihtimalini gözeterek o fiilleri terk etmektir. Sonra mübah ve helâl olanlar gelir. Bunlardan yeteri kadar istifade edip israftan sakınmak da takvadandır.

Allah Resûlü (asm.) “Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır.” diye başlayan bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:“Nasıl bir çoban, koruluğun kenarında koyun otlattığında, koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın da harama düşme ihtimali öylece vardır.”

Şüpheli, haramın en yakın komşusudur. O araziye girenin bir süre sonra haram sahasına düşmesi kuvvetle muhtemeldir. Şüpheliden sakınanlarla haram arasına bir tampon bölge girmiş oluyor.

Kur’an-ı Kerimden bir takva dersi:

“…Yakıtı insanlar ve taşlar olan ve kâfirler için hazırlanan o dehşetli ateşten sakının.” (Bakara Sûresi,14) Tefsir alimlerimiz, bu âyet-i kerimede sözü edilen taşların, putlar olduğunu söylerler. Bu âyet-i kerimede yakıtı taşlar olan bir cehennemin dehşeti yanında, mümini ürperten bir başka tehdit daha vardır. O da putlarla beraber yanma, aynı mekânda birlikte bulunma, onların tâbi olduğu muameleye maruz kalma zilletidir.

Takva ve salih amel, ruh ve kalbin terakkisinde iki esastırlar. Salih amel ile manevi kârlar elde edilir. Takva ile de bu kâr korunur ve zararlardan uzak kalınır. Zarar yollarını kapamayan bir insan, kazandığından çok daha fazlasını kaybedebilir ve bu yolun sonu iflasa çıkar.

İflasla ilgili şu hadis-i şerif çok ürkütücü ve korkutucudur:

“Ümmetimden müflis o kişidir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât gibi ameller ile gelir. Buna karşılık ona buna sövmüş, iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını dökmüş ve kimini de dövmüştür. Ahirette bu iyilikleri hak sahiplerine dağıtılır. İyilikleri yetmeyip bittiği zaman da hak sahiplerinin günahlarından bir kısmı alınıp kendisine yüklenir ve cehenneme atılır.”

Takvanın üç mertebesi vardır:

1- Şirkten takva: İman ederek şirkten korunmak. Kişi böylece ebedî cehennemde kalmaktan korunmuş olur.

2- Masiyetten takva: Büyük günahları işlemekten, küçüklerde de ısrardan sakınmak. Takvanın en yaygın mânâsı budur.

3-Masivadan takva: Kalbini, Hak’tan alıkoyan her şeyden uzak tutmak.

Okunma Sayısı : 41859

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)





İnfak Nedir?

25 05 2008

İnfak bir insanın sahip olduğu malını ve imkanlarını Allah yolunda kullanması demektir. . Bir insanın hiçbir gelecek endişesi duymadan, “ihtiyacından arta kalanı”nı (Bakara Suresi, 219) Allah yolunda harcamasının karşılığında, Allah ahirette bu kişiye cenneti, dünyada ise harcadık larının yerine bir başkasını vermeyi vaat eder.
De ki: “şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızk verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe Suresi,39)
” kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler;
kesin olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler. (Fatır
Suresi, 29)

İnfak ederken en güzel tavır nasıl olur?
Ne şekilde infak edilir?
Allah infakın “gizli veya açık” (Bakara Suresi, 274) olarak yapılabileceğini bildirmektedir.
Ancak Allah infak edenlerin kesinlikle “gösteriş için” infak etmemelerini , infaklarının ardından karşıdaki kişiye sıkıntı verecek bir eziyette bulunmamalarını ve onları minnet altında bırakacak tavırlar göstermeleri gerektiğini bildirmektedir. Allah, verdiği örneklerle gösteriş için infak edenlerin hiçbir karşılık bulamayacaklarını da hatırlatmaktadır.

Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır. Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu üzerinde toprak bulunan bir kayanr50;n durumuna benzer; üzerine sağanak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. Yalnızca Allah’ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağanak yağmur
aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki
ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisentisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı
görendir. (Bakara Suresi, 263-265)

Yazar sert – 08.07.2006 10:02:43





İTTİHAD-I İSLÂM

25 05 2008

Sual : Daima İttihad-ı İslamdan bahsedersin. Sen bize tarif et.
Cevap : İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi ismindeki eserimde tarif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallanın (yani yüce ve manevi değerlere sahip, yani imandan gelen fazilet hissiyatiyle birbirine bağlanarak teşkil olunan çok muhkem bir binanın “kasrın” yani demir çubuklarla kenetlenmiş sağlam bina gibi tek vücut halinde olan İttihad-ı İslam) bir taşını, (onu teşkil eden unsurların bir kısmını) bir nakşını (onu güzelleştiren irtibat unsurlarından bir cihetini) göstereceğim:

İşte Ka’be-i Saadetimiz olan (yani bütün MüsIümanların kudsi irtibat merkezi ve istiklaliyetiyle kazanacağı dünyevi ve uhrevi saadetin kuvvet kaynağı olan) İttihad-ı Münevver-i İslamın (İslamın iman kemaliyeti ile nurlanan kalbin ve ilm-i hakikatla münevver olan aklın imticaziyle ve uhuvvet hissiyatiyle meydana gelen külli bir ittihad-ı islamın) Hacer-ül Esved’i (yani Müslümanların enaniyeti terk ederek tam bir hürmetle ve emr-i dini olduğundan tam teslimiyetle imani ve vicdani esasa dayanan bir ittihad merkezi) Ka’be-i Mükerremedir. (Bkz. İslam Prensipleri Ansiklopedisi: Hacer-ül Esved) ve Dürret-i Beyzası (yani inci parlaklığında ve kıymetinde olan) Ravza-i Mutahhara’dır (yani merkez-i alem olan Rasulullah’ın (asm) şahs-ı manevisinin hakimiyet-i maddiye ve maneviyesidir). Mekke-i Mükerreme’si (yani kudsiyetini muhafaza edip· bütün Müslümanların hürmeten, teslimiyeten teveccüh ettikleri yer ve dünyada tek belde ise şems-i İslamın tulu ettiği) Ceziret-ül Arab’ dır.

Medine-i Medeniyet-i Münevvere’si (Şeair-i İslamiyeyi yaşayıp yaşatarak İslamiyeti ka’be-i kemalata terakki ettiren, tam hürriyet-i Şer’iyeyi tatbik eden, yani Allah’ın gönderdiği Şeriatında bildirdiği hürriyetlere ve yasaklara Allah’ın izni olmadıkça yani beşeri anlayışlarla tasarrruf etmeyen ve ettirmeyen, ahkam-ı Kur’aniyeye sadakat gösteren, böylece Laik düşünceye kapı açmayan yani şahıs hakimiyetini yasaklayıp Allah hakimiyetini esas alan ve Cemahir-i Müttefika-i İslamiye ile teşekkül eden İttihad-ı İslama dayanan) Devlet-i Osmaniye’dir (yani bütün Müslümanların asayişini, istiklaliyetini ve diyanetini korumakla mükellef olan Hilafet merkezidir).

Eğer İslamiyet milliyetini ve İttihad-ı İslamın taşını ve nakşını (yani onu teşkil eden anasır-ı muhtelife-i İslamiyeyi ve faziletin neticesi olan ittihadın güzelliğini) görmek istersen işte bak!

(Ahkam-ı İslamiyeye muhalefet etmeye mani olan hissiyat-ı uIviyenin memzucu olan)

(1) Haya ve Hamiyetten (İslam milliyetinin istiklaliyet ve selametini gaye edinmenin neticesi olan hamiyetten) neşet eden civanmerdane Humret (İttihad-ı İslamın manevi mesnedi olan faziletin ehemmiyetli iki unsurundan biri olan haya hissinin vicdanda yerleşmesi: keza, şahsi menfaati, menfaat-i umumiyeye feda etmek), Hürmet (yani sağlam bir islam cemiyetinin esası olan fazilet seciyelerine sahip olanlara hüsn-ü teveccüh ve alaka ile irtibat) ve Merhametten (yani din kardeşlerine iyilik yapmaktan lezzet alır olmaktan) tevellüd eden Masumane (riyakarlıktan temiz ) Tebessüm (şefkat ve muhabbetle teveccüh),

(2) Fesahat ve melahattan ( Ruhu ve kalbi üzmeyip manevi neşe veren manidar, şefkatkar ve hürmetkar söz ve davranıştan) hasıl olan ruhani halavet (3); Aşk-ı Şebabiden, şevk-i bahariden (yani neş’eli zevkli ve saadetli bir hayata yeni ve taze geçişten) neş’ et eden Semavi ( yani ulvi ve ilahi) neş’e,

(4) Hüzn-ü Gurubiden (ahirete geçmekteki tekrar görüşme ümidiyle ayrılma hüznünden) Ferah-ı Seheriden (yani İttihad-ı İslam güneşinin doğuşunun yakınlaşmasıyla ihya ve canlılık zemini ve cemiyeti meydana gelmesiyle fitne kabusunun izale olup ferah bulmaktan) vücuda gelen Melekuti (yani manevi ve uhrevi) lezzet,

(5) Hüsn-ü Mücerredten ( dünyevi ve nefsi olmayan uhrevi, manevi ve ilahi güzellikten) Cemal-i Mücelledan (daimi ve ilahi güzellikten) tecelli eden (meydana çıkıp görünen) Mukaddes Zinet (ahlak ve adab-ı İslamiye güzelliği),

(6) (Haşiye) Birbiri ile imtizaç edip ondan çıkan Levh-i Nurani (yani İttihad-ı İslamın manevi ve nurani irtibat esasları ve Anayasası) ancak o Şark ve Garbın (yani başta müsbet Amerika ve müsbet Avrupa olarak İttihad-ı İslamın yani Alem-i İslamın) Kab-ı Kavseyni (yani ittifak noktası) olan Ka’be-i Saadetinin (yani bütün Müslümanlara şamil saadetin) Tak-ı Muallasının (yani en yüksek derecesinin) Kavs-ı Kuzahının (yani İttihad-ı İslamı teşkil eden ana unsurlarının)

(7) Elvan-ı Seb’asının (güneşin memzuc yedi rengini andıran yedi şua : hüsnü, seciyesi, rabıtası ve temelinin) Lacivert levninin (yani en parlak ve kıymetIi unsurunun yani şark ve garb, yani İttihad-ı İslam ve İsevi Cemaati ittifakının) timsalini, belki şu levnin manzarası bir derece irae edilebilir.

Lakin ittihad cehl ile olmaz. ittihad imtizac-ı efkardır. İmtizac-ı efkar marifetin şua-ı elektriki ile olur. (yani müttefiklerin ciddi ittifakı, ilmi Kur’anın talimi ve marifet-i Kur’aniyenin irşadiyle, akıl ve kalbIerin tevhidi yani Kur’anın i’caz-ı manevisinden gelen Dersin dairesinde olmak gerekiyor)…

SAİD NURSİ

Dizgi: akp

Münazarat Açıklaması

Rüştü Tafral Abinin İzahıdır

——————————————————————————–

Haşiye Şu müselsel üslubdaki fıkralar; herbiri İslamiyetin bir şuaına, bir hüsnüne, bir seciyesine, bir rabıtasına, bir temeline işarettir.





Cihad Nedir?

25 05 2008

Cihad جَهَدَ “c-h-d” kökünden türemiş, bütün gücünü kullanma mânâsına gelen Arapça bir kelimedir. Diğer bir açıdan o, insanın güç ve takatini sonuna kadar sarfederek her türlü meşakkati göğüsleyip belli bir hedefe yürümesi mânâsını ihtiva eder ki, bu tarif cihadın şer’î mânâsına daha yakındır. “Cihad” sözcüğü, İslâm’ın zuhuruyla ayrı bir hususiyet kazanarak Allah yolunda kavga vermenin adı olmuştur. Bugün cihad denince de akla gelen mânâ budur. Allah yolunda verilen kavga, içe doğru ve dışa doğru olmak üzere iki cephede cereyan eder. İçe doğru verilen mücadeleyi, insanın kendi özüne erme gayreti, dışa doğru verilen mücadeleyi de başkalarını özlerine erdirme ameliyesi olarak tarif edebiliriz. Bunlardan birincisine “büyük cihad”, ikincisine de “küçük cihad”, denir ki, birincisiyle; insanın kendi özüyle arasın­daki engelleri aşıp nefis ma’rifetine ve neticede de marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanîye ulaşması, ikinci­siyle de, imanla insanlar arasındaki manialar bertaraf edilerek, herkesin imâna ulaştırılması ve ma’rifet-i İlâhî ile tanıştırılması esas alınmıştır. Cihad, bir bakıma insanın yaratılış gayesidir ve yeryüzünde ondan daha önemli bir vazife yoktur. Eğer aksi doğru olsaydı Allah, peygamberlerini o vazife ile gönderirdi. Hz. Âdem’den bu yana, nebi olsun, veli olsun, Allah’ın bütün seçkin kulları, bu seçkinliğe -bü-yük ölçüde- kılıçların gölgesi altında veya nefis muhasebesi sayesinde ulaşabilmişlerdir.

Hiçbir mazeretleri olmadığı halde cihaddan geri duranlarla, durmadan cihad eden ve ömrünü bu uğurda tüketen insanlar arasında, başka amellerle kapatılması mümkün olmayan büyük derece farkları vardır. Bu mânâyı ifade eden bir ayette şöyle denmektedir:

لا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهُ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلاً وَعَدَ اللهُ الْحُسْــنَى وَفَضَّلَ اللهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْراً عَظِيماً

“Müminlerden geçerli bir özrü olanlar dışında, oturanlar ile, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah malları ve canlarıyla cihad edenlerin derecelerini oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah, hepsine de güzellik (cennet) vaadetmiştir ama, mücahitleri, oturanlara nazaran çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.” (Nisâ, 4/ 95)

Cihadın önemi mevzuunda Allah Rasulü de şöyle buyur­maktadır:

لَوَدِدْتُ اَنِّى اُقْتَلُ فِى سَبِيلِ الله ثُمَّ أُحْيَا ثُمَّ اُقْتَلُ ثُمَّ أُحْيَا ثُمَّ أُقْتَلُ

“Ah ne kadar arzu ederdim ki, Allah yolunda öldürüleyim, sonra tekrar diriltileyim, sonra yine öldürüleyim, sonra tekrar diriltileyim, sonra yine öldürüleyim.”[1] Eğer söz uzamayacak olsaydı, Allah Rasulü, bu ifadeyi kim bilir kaç defa tekrar edeceklerdi. Esasen burada kasdolunan da, Allah yolunda sonsuz sayıda öldürülüp diriltilme arzusunu ifade etmektir. Düşünün ki, bu temenni, Nebiler Sultanı Aleyhisselam Efendimiz’den gelmektedir. Yine buyuruyor ki;

رِبَاطُ يَومٍ فِي سَبِيلِ اللهِ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا عَلَيْهَا وَمَوضِعُ سَوْطِ أحَدِكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ خَيرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا عَلَيْهَا وَالرَّوْحَةُ يَروحُهَا العَبْدُ فِي سَبِيلِ اللهِ أو الغَدْوَةُ خَيرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا عَلَيْهَا

“Bir gün Allah yolunda sınır muhafazasına bağlı kalıp nöbet beklemek (sevabı) dünyadan ve dünya üstündeki herşeyden hayırlıdır. Sizden birinizin kamçısının cennetten işgal ettiği az bir yer de dünyadan ve dünya üstündeki herşeyden hayırlıdır. Kulun Allah yolunda yürüyeceği bir akşam yürüyüşü yahut bir sabah yürüyüşü de dünyadan ve dünya üstündeki herşeyden hayırlıdır. “[2]

[1] Buhârî, Îmân, 26; Müslim, İmâre 103; Nesâî, Cihâd, 30
[2] Buhârî, Cihâd 73; Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 25





CİHAD NEDİR?

25 05 2008

Dort mezheb imami cihaddan maksadin Allah yolunda savasmak oldugu hususunda ittifak etmislerdir. Kalemle cihad veya dille cihad vb. seylerle cihad ser’i deyimle cihad degildir. Ser’i deyimle cihadin anlami; savasmaktir. Bu nedenle Peygamber Efendimiz (sav)e Allah yolunda cihad etmeye neyin denk olabilecegi soruldugunda o; “buna gucunuz yetmez” cevabini vermistir. Sayet cihad kalemle veya dille olsaydi buna guc yetirecekleri muhakkakti.

Evet, bir sahabe Rasulullah’a:

- “Ey Allah’in Rasulu Allah yolunda cihad etmeye ne denk olabilir” diye sormus, Rasulullah da:

- “Buna gucunuz yetmez, simdi sizden biriniz mucahid cihadindan donunceye kadar hic ayrilmadan namaz kilmaya ve arasini acmadan oruc tutmaya gucu yeter mi?” demistir. Orada bulunanlar:

- “Buna kimin gucu yetebilir ki” cevabini vermislerdir. Rasulullah da:

- “Iste mucahidin mukafati bunlari yapabileceklerin kazanacaklari mukafattir. Allah yolunda cihad eden kimse, mucahid cihaddan donunceye kadar acmadan oruc tutan, ara vermeden namaz kilan ve Rabbine ibadetle mesgul olan kimse gibidir” buyurmustur.

Biliyor musunuz bir kisim insanlar cihadi nasil tarif ediyorlar? Ona; nefis ile cihad diyorlar. Oruc tutmanin, namaz kilmanin nefis ile cihad oldugunu soyluyorlar. Sayet cihad bundan ibaret olsa idi nasil Rasulullah; insanlarin mucahidin aldigi sevaba guc yetiremeyeceklerini beyan etmis olurdu? Bu hususta soyle bir sozun hadis oldugunu naklederler: Rasulullah savastan dondukten sonra sahabelerine soyle demis: “Sizler hayirli ve ugurlu olarak dondunuz. Kucuk cihaddan buyuk cihada dondunuz. Dikkat edin bu da kisinin nefsine karsi cihad etmesidir.” Bu soylenilen soz uydurma bir hadistir, asli ve astari yoktur. Cunku cihaddan maksat Allah yolunda savasmaktir. Simdi geliyor birileri asil cihada kucuk cihad diyor. Klimalar altinda oturmaksa nefs ile cihadmis ve buyuk cihadmis (!) Kebablar, kadayiflar, borek ve corek yemek mi buyuk cihad ? (!) Yoksa bombalarin, sarapnel parcalarinin altinda savasmak… Kardeslerin dedikleri gibi on gun karlar uzerinde yuruyup sogugun dehsetinden parmaklarinin dokulmesini isteyecek hale gelmek mi buyuk cihad? Sairin dedigi gibi;

Ey iki Harem kentte (Mekke, Medine) ibadet eden abid(!)

Sayet bizi gorecek olsan; Nasil ibadetle oynadigini cok iyi goreceksin!

Vallahi bunlar ibadet adina oynuyorlar! Muslumanlarin kutsal degerleri ayaklar altinda cignenirken, cocuklari bogazlanirken, yaslilar yakilarak oldurulurken, ulkeler isgal edilirken, mallar gasb edilip mukaddesatlar cignenirken; harameyni serifeyne komsu olmak, aziz ve celil olan Allah’in dini ile oynamaktir, oynamak (!)Simdi sen evine giren hirsizi, haniminin yataginda birak yandaki odaya gecip gece namazi kil(!)Boyle bir namaz sana lanet okur. Cunku sen hirsizi, irz ve namusuna saldirir halde birakiyor, yan odada Allah’a yalvarmaya girisiyorsun (!) Bu nasil bir dua ve nasil bir yalvarma. Yahut da onunde irzin cigneniyor, sen de Kur’an okuyorsun (!) Vallahi bu, aziz ve celil olan Allah’in dini ile oynamaktir, oynamak. Allah teala bu tur insanlari tasvir ederek soyle buyuruyor:”Onlar dinlerini bir oyun ve eglence edinmislerdir” (Maide, 57)Evet, oyun ve eglence! Simdi sen Abdulbasit Abdussamet’i veya Minsavi’yi Kur’an okuyusunu dinler zevk alirsin. Onu geriden takip etmek istersin. Bu sana buyuk bir haz verir. Sen bundan herhangi bir sikinti veya zorluk gorur musun? Hayir. Ayrica sen Kur’an’in tecvidini ogrenirsin. Her ayin sonunda da tesvik icin bin riyal veya daha fazla ucret alirsin. Ne kadar cuz ezberlersen o kadar riyal verilir sana. Kur’an’i bitirdiginde de ayri bir mukafat… Allah icin soyle. Bu mudur buyuk cihad, yoksa organlari parcalanip havaya dogru savrulan, gozleri kursunlarla delinen insanlarin yaptigi mi cihad?

Buna egitim cihadi diyorlar (!) Vakia asil cihad birakildi. Cihad olmayan seyler cihad addedildi. Aslinda Kur’an-i Kerim Allah yolunda sehid olma inancim ve k?firlerle savasma dusuncesini bu Musluman ummetinin kalbine yerlestirmistir. Bunun tezahuru Tebuk savasinda ve benzeri yerlerde gorulmustur. Bakiniz bu savasa 30 bin kisi katilmis, Muslumanlardan sadece uc kisi ki bunlar Kab bin Malik, Bilal bin Umeyye ve Mirara bin Rabi’dir. Evet bunlar cihada katilmamislardir. Bunlar egitim cihadi yaptiklari hesab edilerek mazur gorulmemislerdir (!) Bilakis muslumanlar bunlarla, Allah tealanin kendilerini af ettiklerini bildirmesine kadar tam 50 kusur gun iliskilerini kesmisler ve bunlara boykot uygulamislardir.

Kur’an-i Kerim mazeretsiz olarak cihada katilmayanlara ise bir daha boyle sanli bir ise katilmamalari yasagi getirmis ve soyle buyurmustur:

“Eger Allah bu cihaddan sonra tekrar seni geri kalan bu topluluga dondurur de onlar da seninle cihada cikmak icin izin isterlerse onlara sunu de: benimle beraber bir daha asla cihada cikmayacaksiniz ve dusmana karsi benimle beraber savasmayacaksiniz. Cunku ilk defasinda savasa cikmayip oturmayi istediniz. Simdi de geriye kalanlarla beraber oturun.” (Tevbe, 83)

[Sehid Seyh Abdullah Azzam / Tevbe Suresinin Golgesinde Cihad Dersleri. Cilt:1]





Cihad ne demektir? Bazı kimselerin, cihadı “kutsal savaş” olarak açıklamaları nedendir

25 05 2008

Cihad, Allah yolundaki her türlü faaliyet ve hareketin adıdır. Hakkı üstün ve hakim kılmak için gayret sarf etmektir. Başka bir ifadeyle cihad, İslam’ın aksiyon yönüdür, onun hamle gücüdür.

“Cihad” kelimesi, Batı dillerinde genelde “kutsal savaş” (holy war) şeklinde tercüme edilmiştir.(1) Bu şekilde bir tercüme, İslamiyeti silah zoruyla yayılan bir din olarak gösterme gayretinden kaynaklanmaktadır.

Halbuki, “cihad” kelimesinin karşılığı “savaş” değildir. Allah yolunda savaşmak da bir tür cihad olmakla beraber; cihad kelimesi, Allah’ın dinini her tarafa ulaştırmak için yapılan her türlü faaliyet ve hareketi içine alır.

Müslümanlar, bu yüce gaye için cihad ederken, gayr-i müslimler ve özellikle sömürgeci ülkeler, “Kutsal olmayan savaşlar” yapmış, Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika’yı kana bulamıştır. (2) Tarih, bunun örnekleriyle doludur. “Coğrafî keşif” adı altında Asya, Afrika ve Amerika’daki hammadde kaynaklarının keşfedilmesi ve bu verimli ülkelere seferler düzenleyip o ülke insanlarını köleleştirmeleri, bazılarının savaş felsefesini ortaya koymaktadır.

Bunlar, kendi ayıbını örtbas etmek için yoğun bir propaganda faaliyeti içindedir. Onların bu propagandalarının etkisiyle olsa gerek ki, “cihad” denildiğinde bazılarının ilk hatırına gelen, İslam’ı reddeden her kafiri boğazlamaya hazır, elinde kılıç bir “barbar Türk” veya elinde kaleşnikofu olan bir “Arap teröristi !”dir.(3)

“Cihad” konusunu bahane edip İslam’a hücum eden Batılı yazarlar, “hem suçlu hem güçlü” deyiminde ifadesini bulan bir haldedirler. Şu olay, onların durumunu net bir şekilde ortaya koyar:

Afrika’yı istila eden İngiliz askerlerinden biri, arkadaşına der: “Bunlar vahşi insanlar! Birisini öldürdüğümde beni ısırdı !”(4)

Kaynaklar
1-Ebu’l Ala Mevdudî, Jihad in Islam, Islamic Publications LTD, Lahor, s.1; Rudolph Peters, İslam ve Sömürgecilik, Ter. Süleyman Gündüz, Nehir Yay. İst.1989, s.29; M.J. Kister, “Land Property and Jihad” , Journal of the Economic and Social History of the Orient, Leiden, 1991, XXXIV, 276; W. Montgomery Watt, Islamic Political Thought, Edinburgh, s. 14; Ahmet Özel, İslam Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Marifet Yay. İst. s. 64
2- Mevdudî, Jihad in Allah’s Cause, The Journal, XIV/4 December, Mekke, 1986, s.14
3- Peters, s.30
4- Muhammed Gazali, Fıkhu’s-Sîre, Daru’l-Kalem, Dımeşk, 1989, s.214

Şadi Eren (Doç.Dr.)